| |
Löwy ve Sayre, romantizmi bir edebiyat ve sanat akımı, 19. yüzyılla
sınırlı bir hareket olarak gören genel yaklaşımları aşabilmek, ve
20. yüzyılda da çeşitli alanlarda (edebiyat, siyaset, dinbilimi,
kitle kültürü...) ortaya çıkan tezahürleriyle birlikte kavrayabilmek
için, Alman tarihsiciliğinin önemli düşünürlerinden Wilhelm
Dilthey’in oluşturduğu ve Georg Lukacs ile Lucien Goldmann
tarafından geliştirilen Weltanschauung kavramını kullanmayı
öneriyorlar. Bu kavram Türkçe’ye dünya görüşü olarak tercüme
edilebilir, fakat bu, şüphesiz, gündelik dilde kullanılan ve dar
anlamıyla “ideoloji”yle eş tutulabilecek bir kavram değildir.
Bir Dünya Görüşü
Goldmann, Pascal’ın Düşünceler’i
ve Racine’in tiyatrosu arasındaki analojiyi ve bunların trajik dünya
görüşü ile ilişkilerini araştırdığı Le Dieu Caché (Gizli
Tanrı) adlı eserinin metodolojik girişinde “kavramsal bir çalışma
gereci” olarak dünya görüşünün, sosyologların yıllardır “kolektif
bilinç” terimi altında betimlemeye çalıştığı olgunun “temel somut
görünümü” olduğunu söyler. Fakat, bu, toplumsal kesimler/sınıflar
üzeri olan ve bireysel bilinçlerin bir toplamını oluşturan kolektif
bir bilinç değildir. Dünya görüşü, daha çok, aynı toplumsal
deneyimleri paylaşan, aynı ekonomik çıkarlara sahip olan belli başlı
sosyal grupların (özellikle de sosyal sınıfların) üyelerinin,
insanın nitelikleri ve eksiklerine dair görüşlerinin, insanın
insanla ve (doğal/toplumsal) çevresiyle ilişkisi konusundaki
özlemlerinin, duygularının ve düşüncelerinin bütünüdür. Sosyal
grupların çevreyle ilişkilerinin psişik ifadesidir. Bu
bilincin seviyesi, kuşkusuz, aynı sosyal grup içinde bireyden bireye
değişir ve ancak istisnai kişilikler tarafından en açık ve
bütünlüklü biçimiyle ifade edilebilir. Bundan dolayıdır ki her büyük
sanatsal veya edebi eser, bir dünya görüşünün ifadesidir. Ancak,
insanlığın bu temel sorunlarına belli başlı sosyal grupların
verebileceği tutarlı yanıtlar sayılıdır, ve aynı dünya görüşleri,
farklı çağlarda farklı işlevlere sahip olabilir (devrimci veya
muhafazakar, olumlayıcı veya eleştirel).
Bir başka metinde Goldmann modern dönemin temel görüşlerini şöyle
sıralar: Aydınlanma Felsefesi (ampirizm ve rasyonalizm), Trajik
görüş, Romantik görüş ve Diyalektik görüş.
Daha sonraki çalışmalarında bunlara –bugünden bakıldığında son
derece tartışmalı olan- Varoluşçu görüşü de ekler.
Gizli Tanrı’dan
daha geç tarihli bir makalesinde, “dünya görüşü”nü Goldmann,
her sosyal grubun, diğer sosyal gruplarla ve doğayla ilişkilerinin
yarattığı sorunları denetleyebilmenin bir aracı; ampirik gerçekliği
kavrayabilmek, anlamlandırabilmek için az ya da çok bilinçli biçimde
ürettiği “zihinsel kategoriler” olarak tanımlar.
Michael Löwy ise bilgi sosyolojisi
üzerine bir çalışmasında, “dünya görüşü”nü “toplumsal olarak
belirlenmiş bir bakış açısıyla (...) bütünleştirilmiş, eklemlenmiş
ve yapılandırılmış organik bir değerler, temsiller, fikirler ve
bilişsel yönelimler bütünü” şeklinde açıklar. Dünya görüşü, Karl
Mannheim’ın deyişiyle bazı toplumsal konumlara (Standortgebundenheit)
yani bazı sosyal grupların ve sınıfların çıkarlarına ve durumuna (situation)
bağlıdır, ve pozitivizmin tüm iddialarına karşın, toplumsal
gerçeklik konusundaki her türlü bilgi ve yorum, dolaylı ya da
dolaysız olarak bu dünya görüşlerine dayanır. Löwy, Pierre
Bourdieu’nün “düşünülebilir olanı sınırlayan ve düşünüleni
önbelirleyen, düşünülmemiş düşünce kategorileri” olarak tanımladığı
“habitus”un “dünya görüşü” kavramıyla büyük bir yakınlığa sahip
olduğunu söyler.
Romantizm ve Antikapitalizm
Dünya görüşü kavramını Goldmann’dan ödünç aldılarsa da, Löwy ve
Sayre’ın antikapitalizme dayalı romantizm kavramsallaştırması, asıl
olarak Lukacs’ın analizlerinden esinlenmiştir. Elbette daha Marx’ın
Grundrisse’sinde romantizm ile kapitalizm arasındaki
karşıtlık, eleştirel bir değerlendirmeyle de olsa açıkça tespit
edilmekteydi:
“Bu ilkel dolgunluğa geri dönmeyi özlemek ise en azından şimdiki
bomboşlukta durup kalmak gerektiğine inanmak kadar gülünç bir
şeydir. Burjuva görüş açısı, romantik görüşle bu antitezinden öteye
hiçbir zaman geçemez; kendi meşru antitezi olarak, mübarek sonuna
kadar onu beraberinde taşıyacaktır.
Burada kısa bir parantez açıp Marx’ın kendisinin de (Engels ile
birlikte) Schelling, Hoffmann, Schlegel, Carlyle gibi romantiklerden
büyük ölçüde etkilendiğini vurgulamak gerekir. Löwy ve Sayre’e göre,
Marx ve Engels’in, sınai kapitalizmin bu romantik eleştirmenlerine
karşı inkar edilemez bir entelektüel borcu vardır ve teorilerinin
unutulmuş bir kaynağı olan romantizm, çalışmaları açısından Alman
Yeni-Hegelciliği yahut Fransız maddeciliği kadar önemli sayılabilir.
Fakat Marx’ın bu kısa tahlili dışında Lukacs, romantizmi kapitalizm
karşıtlığıyla açıkça bağlantılandıran ilk kişi olmuştur. Ne var ki
Macar düşünürün kavrayışında “romantik”, belirli bir antikapitalizm
tipini nitelendiren bir sıfattır sadece; romantizmin doğasına
doğrudan gönderme yapılmaz. İlk çalışmalarında, terimlerin yerlerini
değiştirerek “antikapitalist romantizm” üzerine çalıştıktan sonra,
yazarlar, oluşturdukları perspektifte bu kavramın bir tekrar
içerdiği ve romantizmin özü itibariyle antikapitalist olduğu
sonucuna varırlar. Birçok çalışmada ifade edildiği üzere
romantizmin, Fransız İhtilali’nin yerine getirilmemiş vaatlerine bir
tepki oluşturduğu iddiası, ne İhtilal öncesi romantik eğilimlerin
varlığını, ne de XX. yüzyıl boyunca yeni görünümler kazanmış olan
romantik akımların ortaya çıkışını açıklayabiliyordu. Löwy ve
Sayre’a göre romantizm olgusunu, çok daha yavaş ve derin bir dönüşüm
olan, ve İhtilal’den çok önce başlayan, kapitalizmin oluşumuna bir
yanıt olarak görmek, daha tutarlı bir açıklama teşkil ediyordu. Kısa
bir formülle, yazarlar romantizmi şu sözlerle tanımlıyorlar:
“Romantizm, modernitenin, yani modern kapitalist uygarlığın,
geçmişteki (prekapitalist, premodern) değer ve idealler adına
eleştirisini temsil eder”.
Bu tanımın üstünlüğü, romantizmin çeşitli sanat dallarıyla birlikte
siyaset bilimi, teoloji veya sosyoloji gibi disiplinlerdeki
ifadesini dışlamaması, ve bunun yanı sıra, rastladığımız diğer
romantizm kuramlarının çelişki ve tutarsızlık olarak kavradığı
özelliklerin ortak kökenini, “rasyonel çekirdeği”ni açığa
çıkarabilmesidir. Ayrıca bu kavrayışın bir diğer meziyeti de,
yalnızca kendisini romantik olarak adlandıran şairleri, yazarları,
siyaset bilimcileri...vs değil, kendisini böyle tanımlamayan
kişilerin eserlerindeki romantik boyutları keşfedebilmeyi
sağlamasıdır.
Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi ve toplumsal yaşamda
yarattığı değişimler romantik eleştirilerin esas hedefi olarak
tespit edildiği taktirde çeşitli romantiklerde görülebileceği gibi
siyasi yelpazenin bir ucundan diğerine yapılan şaşırtıcı geçişler
daha kolay anlaşılabilir. Temel problematiklerinden kopmadan,
Friedrich Schlegel jakoben cumhuriyetçilikten muhafazakâr
monarşizme, William Morris Ortaçağ nostaljisinden sosyalizme, Paul
Ernst radikal bir sol anlayıştan faşizme yakın bir aşırı-tutuculuğa
kayabilmektedir. 1789’un başlıca esinleyicisi Rousseau’nun ve
Fransız İhtilali’nin azılı düşmanı Edmund Burke’ün romantizmin iki
öncüsü sayılması da bu bakımdan anlamlıdır.
Romantizmi, genel bir temalar listesi olarak değil de, bir eksen
etrafında düzenlenmiş tutarlı bir bütün, yani Goldmann’cı
terminolojiye göre “anlamlı bir yapı” (structure significative)
olarak kavrayan Löwy ve Sayre’e göre, bu yapının diğer tüm
unsurlarının bağlı olduğu merkezi unsuru iki değerler sistemi
arasındaki karşıtlıktır: romantizmin değerleri ve “modern” denilen,
şeyleşmeye dayalı toplumsal gerçekliğin değerleri. Romantikler, bu
dünyayı, “modern”, “kapitalist” veya bazen yalnızca “gerçeklik”
olarak tanımlamış olsalar da, ona büyük bir nefretle meydan
okumuşlardır. Şüphesiz romantik eserlerde bu kapitalizm karşıtlığı
her zaman aynı bilinçlilik ile ifade edilmemiştir. Hatta çoğu kez,
kapitalist uygarlığın bütünlüklü değil, şu ya da bu olumsuz boyutuna
yönelik bir eleştiri bulunuyor. Löwy ve Sayre, modernitenin romantik
eserlerde tepki gösterilen boyutlarını birkaç noktada toplarlar.
Gördüğümüz gibi tüm toplumsal
ilişkilerin parasal/niceliksel ilişkilere tabi kılınması romantizmin
moderniteye duyduğu tepkinin temel sebeplerinden birini oluşturur.
Metalaşma ve özel mülkiyet birçok romantik tarafından şiddetle
eleştirilir. Bunlardan bir diğerinin, Löwy’nin yine Lukacs üzerine
çalışmasında sosyolojik tahlillerinin romantik dünya görüşüyle büyük
bir yakınlık taşıdığını söylediği Max Weber’in “dünyanın büyüsünün
bozulması” formülüyle açıklığı olgu olduğu söylenebilir. Dinin,
hayal gücünün, duyguların, maneviyatın, araçsallaştırılmış Akıl
anlayışı adına yok sayılmasına bir tepkidir bu. Dini veya mistik
geleneklere dönüş, tutkulu aşklara, doğaüstü olaylara, simyacılığa,
masallara ve mitalajiye merak yine bu çerçevede okunmalıdır. Din
tarihçisi Mircea Eliade’ye göre de, Goethe, Schiller, Novalis,
Charles Nodier, Baudelaire, Rimbaud veya Breton
gibi romantizmle ilişkili olan yazarlar okültizmi Batı’nın kültürel
değerlerine, burjuva toplumuna ve ideolojisini karşı isyanlarında
bir silah olarak kullanmışlardır.
Sanayileşme, mekanikleşme ve doğanın yok edilişi de başlıca eleştiri
noktalarından birini oluşturur. Doğal, canlı, organik olan her şey
adına romantikler, mekanik, suni ve inşa edilmiş nesnelere karşı bir
nefret beslerler. İnsanla doğa arasında yitirilmiş olan uyuma özlem
duyan romantikler, “ilerleme”yi melankoliyle izlerler. Toplumsal
bağların çözülmesi de romantiklerin en fazla dikkat çektiği ve
ıstırapla izlediği olgulardan birini oluşturur. Georg Simmel’in
ifadesiyle, modern kent yaşamında insanların birbirlerine karşı
davranışları artık bir “sakınma ilişkisine”, Engels’e göreyse bir
“barbarca kayıtsızlığa” dönüşmüştür.
Kalabalıklar içinde bu zorunlu yalnızlaşma karşısında romantikler
kimi kez bunu bir erdem haline getirip bireyciliği ve öznel “deha”yı
övseler de, temel referans noktaları çoğu zaman, idealleştirilmiş
bir geçmişte aranan, insanların birbirleriyle ve doğayla organik bir
ilişkiye sahip olduğu, yabancılaşmanın yaşanmadığı, dayanışmanın ve
maneviyatın hâlâ önem taşıdığı cemaatsel yaşamdır. Bu Altın Çağ, F.
Schlegel’in “şövalyenin, aşkın ve masalın çağı” olarak tanımladığı
Ortaçağ’ın yanı sıra ilkel toplumlarda, Yunan ve Roma Antikitesinde,
Rönesans’ta veya Fransız İhtilali’nde, modern yaşamda ayakta
kalabilmiş otantik ilişkilerde (Doğu’da, Bohème’de,
sendikalar ve kooperatiflerde veya aşkta) ya da ütopyacı bir bakışla
gelecekte kurulacak bir “Kusursuzluk Krallığı”nda (Novalis, W.
Morris, genç Bloch) aranır.
Romantizmin Sosyolojisi
Goldmann’ın yukarıda aktardığımız
teorik düşüncesinde gördüğümüz gibi her dünya görüşü, ortak
deneyimlere ve çıkarlara sahip bir toplumsal kesimin, gerçekliği
kavrayabilmek için inşa ettiği zihinsel kategorilerden oluşmaktadır.
Peki romantizmi de belirli bir sosyal grubun, genel hatlarıyla
hayata yaklaşımına bağlayabilir miyiz? Bu tip bir sınıfsal analiz
teşebbüsünü ağırlıklı olarak marksist-marksizan çalışmalarda
bulabiliriz. Örneğin Ernst Fischer’e göre romantizm, küçük burjuva
duyarlılığının ölçüleri içinde, gelişen kapitalist toplumdaki
çekişmelerin felsefede, edebiyatta ve sanatta en eksiksiz bir
biçimde yansımasıydı. Fakat küçük burjuva sınıfı toplumsal
çelişmenin somut örneği olduğundan romantik tutumun belirsizliği de
kaçınılmaz bir nitelikti. Fisher, romantikleri (özellikle de Alman
romantiklerini) geleceği temsil eden bir sınıfı –proletaryayı-
desteklemeyip, geçmişin idealize edilmiş derebeylik düzenine kaçtığı
için eleştirir: “... Romantikler, toplumsal süreçleri bir bütün
olarak görmeyi başaramıyorlar. Bu bakımdan kapitalist burjuva
düzeninin gerçek çocuklarıydılar (...) Kapitalizmin (...) yeni bir
birliğin kurulma olanaklarını hazırladığını göremiyorlardı”. Ona
göre Ortaçağ kaynaklarından yararlanmış olmasına rağmen, Romantizm
son tahlilde açıkça bir burjuva hareketiydi.
Kısacası, Fischer, romantikleri “totalite”yi kavrayabilmiş birer
Marksist olmamakla suçlar, ve daha önce kapitalist-burjuva düzene
karşıtlığıyla tanımladığı romantizmin burjuva karakterde olduğu
sonucuna varır… Hobsbawm ise daha incelikli bir analizle,
profesyonel sanatçıların ve gençliğin kapitalist toplum içerisinde
yaşadığı yabancılaşmaya işaret ediyordu. Hobsbawm, yabancılaşma gibi
klasik sosyal bilimler tarafından tanınmayan bir kavramı devreye
sokarak, romantizm çözümlemelerine önemli bir katkıda bulunmakla
birlikte, sanatçılar açısından bu yabancılaşmayı, sadece kültürel
ürünlerin metalaşmasına duyulan tepkiye bağlarken, meseleyi ekonomik
boyutuna indirger. Daha çok öğrenci ve aydın kesimlerden geldiğini
belirttiği gençlerde ise, analizine etik boyutu da sokarak,
yabancılaşmayı, yerleşik “yaşlı” burjuva hayatına ve değerlerine bir
karşıtlıkla tanımlar.
Yabancılaşma kavramına başvurmaksızın, benzer bir eksendeki bir
diğer sosyolojik analiz denemesini Isaiah Berlin’de bulabiliriz.
Berlin, Almanya’daki romantiklere bakarak, bunların, yoksul, ürkek,
kitap kurdu, büyük adamlara özel öğretmenlik yapmak zorunda kalan,
kendi evrenleri içinde sıkışmış kişiler olduğunu belirtir. Çoğunun
rahiplerin veya devlet memurlarının çocukları olarak entelektüel
veya duygusal tutkular yaratan bir eğitimden geçtiklerini vurgulayan
Berlin, Prusya’da soylu ailelerin iş dünyasındaki hakimiyeti
sebebiyle bu tutkularını gerçekleştirememelerinin yarattığı hayal
kırıklığıyla, Fransız İhtilali ve sonrasında gerçekleşen olaylar
karşısında heyecan duyduklarını ve fantaziler üretmeye
başladıklarını ifade eder.
Löwy ve Sayre için de asıl olan
“yabancılaşma ve şeyleşme deneyimi”dir. Ve, kapitalizmin gelişimiyle
birlikte bu “deneyime” en çok maruz kalan kesim olarak
entelijensiyayı görürler. Yazarlar romantizmin sosyal tabanı olarak
entelijensiyaya kısaca değinseler de, bu konuda daha detaylı bir
çözümlemeyi Löwy’nin Lukacs’ın siyasi evrimi örneğinden yola çıkarak
entelektüellerin radikalleşmesi üzerine yazdığı doktora tezinde
görüyoruz.
Löwy, entelektüellerin, çeşitli sınıflardan gelmekle birlikte, bir
toplumsal kategori olarak ideolojik üstyapıyla ilişkileri üzerinden
tanımlanabileceğini söyler. Onlar, ideolojik-kültürel ürünlerin
yaratıcıları, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde “zihinsel üretim”
dediği şeyin özneleridirler. Entelijensiya, yazarlar, sanatçılar,
şairler, filozoflar, bilim insanları, araştırmacılar, ilahiyatçılar,
belirli tipteki gazeteciler, eğitmenler ve öğrenciler gibi grupları
kapsamaktadır. Onlar, daha geniş bir “kafa emekçileri” (öğretmenler,
memurlar, teknisyenler...) kitlesinin “yaratıcı” kesimini
oluştururlar. Davranışları, bireysel sınıfsal kökenleri tarafından
olduğu gibi, ortak toplumsal kategorileri tarafından da
belirlenebilir. Maddi üretim sürecinden en uzak kesim olduklarından
dolayı entelektüeller sınıflar karşısında belirli bir özerkliğe
sahip olmakla birlikte, çoğu kez, mücadele içindeki temel
sınıflardan birine (burjuvazi, işçi sınıfı, köylülük), veya
kendilerine en yakın sınıf olan küçük burjuvaziye yaklaşırlar. Çünkü
toplumsal köken olarak entelijensiyanın üyelerinin büyük bir kısmı
küçük burjuvazi ve özellikle de, yukarıda söylediğimiz gibi, onun
bir kesimi olan “kafa emekçileri”nden gelmektedir. Raymond Aron
Alman sosyolojisi ile Fransız sosyolojisi arasındaki farktan söz
ederken, Isaiah Berlin gibi 19. yüzyılda Alman filozoflarının
çoğunun ailesinin memur (özellikle de kilise görevlisi) olduğunu
söyler. Tipik “Protestan papazın filozof evladı”, inancını yitirmiş
olsa da, manevi özlemlerin yüce bir biçimi olarak bir din duygusunu
muhafaza eder. Bu “tanrısız dindarlık”, akla indirgenemeyecek olan
duygunun rolünün anlaşılmasına yol açar ve çoğu zaman rasyonel ve
kapitalist topluma karşı bir tepkiyi esinler.
Aynı olguyu, daha geliştirilmiş bir haliyle Löwy’nin
entelektüellerin antikapitalist radikalleşmesine dair ortaya koyduğu
iki dolayım sürecinde de görebiliriz. Bunların ilki etik-kültürel
dolayımdır. Entelektüeller niteliksel değerlerin hakim olduğu bir
dünyada yaşamaktadırlar: Güzel ve çirkin, doğru ve gerçek, ahlaki
olan ve olmayan, iyi ve kötü, adil ve adil-olmayan... Bilindiği gibi
kapitalizmin dünyası ise niceliksel değerler –yani değişim değeri-
tarafından düzenlenmektedir. İki değerler dünyası tamamıyla bir
karşıtlık içerisindedir. Ve kapitalist üretim ilişkilerinin
yaygınlaşması sürekli olarak, diğer dünyayı tehdit etmektedir. Marx
ve Engels’in sözleriyle, “Burjuvazi şimdiye dek hayranlık duyulan ve
kutsal bir saygıyla bakılan tüm faaliyetlerin halelerini söküp attı.
Doktoru, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli
işçisi durumuna getirdi”.
Entelektüel ya bu meta ilişkileri içerisinde varolmayı kabul
edecektir ya da, Hobsbawm’un dediği gibi “içgüdüsel olarak” bu
düzenin düşmanı olacaktır. İkinci süreç ise politik-ahlaki dolayım
olarak tanımlanır. Entelektüeller, ait oldukları toplumsal
kategorinin doğasından ötürü, ideolojilere ve değerlere en fazla
önem atfeden grupturlar. Dolayısıyla Rönesans’tan Aydınlanma’ya ve
klasik Alman idealizmine, burjuva hümanizminin ideallerini,
değerlerini, ilkelerini, entelektüeller kadar ciddiye alan kimse
olmamıştır. Ancak, iktidara gelen burjuvazinin bu ilkeleri terk
edişi bir hayal kırıklığı ve bununla birlikte büyük bir tepki
yaratmıştır.
Romantik/Mesiyanik Bir Tarih Anlayışı
Esasında bu eser içinde pek yer almasa da, M. Löwy’nin daha önceki
ve daha sonraki çalışmalarında ve bu çalışmaların üzerinde oturduğu
eksende, yani anti-pozitivist bir marksizmi heterodoks kaynaklarla
besleme çabasında merkezi bir öneme sahip olan –ve Daniel Bensaid’in
“giderek yeraltından çıkmaya başlayan bir düşünce akımı” olarak
tarif ettiği– mesiyanizm ile romantizm arasında yapısal, “seçmeci”
bir yakınlık mevcuttur. İlk olarak, Orta Avrupa entelijensiyası
içinde liberter düşüncenin ağırlığı üzerine yaptığı bir çalışma
vesilesiyle Löwy söz konusu liberter anlayış ile mesiyanizm
arasındaki tekabüliyeti inceler. Lukacs, Bloch, Kafka, Benjamin,
Fromm, Landauer gibi açıkça toplumsal özgürleşim paradigması içinde
yer alan düşünürlerin yanı sıra Martin Buber, Gershom Scholem, Franz
Rozensweig gibi dindar filozofların düşüncesindeki liberter eğilim
ile dini/mesiyanik unsurun arasındaki bu “seçmeci yakınlığın” bir
diğer kilit yapısı da Orta Avrupa ve özellikle Almanya’da 19.
yüzyıldan beri önemli bir ağırlığa sahip olan romantik dünya
görüşüdür. Yahudi mesiyanizminde Tikkun kavramının “her şeyin
Tanrı’yla ilksel temasına dönüşü” şeklinde tanımlanması bize
mesiyanizm ile romantizm arasında kurulabilecek olan ilişkiye dair
önemli ipuçları veriyor. Mesih’in gelişiyle birlikte gerçekleşecek
olan Tikkun’u Scholem şöyle tarif eder: “Her şeyin sona
erişine giden yol, aynı zamanda her şeyin başlangıcına giden
yoldur”. Scholem, Yahudi mesiyanizminde de tıpkı romantizmde olduğu
gibi hem geçmişi yeniden kurmayı hayal eden restorasyoncu bir akım,
hem de radikal ölçüde yeni bir geleceğe, bugüne dek hiç varolmamış
bir düzene özlem duyan ütopik bir akımın olduğunu söyler.
Löwy’ye göre yukarıda adını saydığımız tüm düşünürler arasında
mesiyanizmi tarihsel maddecilik ile en iyi harmanlayabilmiş ve yeni
bir tarih anlayışının temellerini atabilmiş kişi W. Benjamin’dir.
Mesiyanizm, romantizm ve liberter ütopyacılığın bu alaşımı, artık
bileşenlerine indirgenemeyecek olan yeni bir zihinsel yapı ortaya
çıkarmıştır. Bu “karmaşık tinsel simya” romantik/mesiyanik yeni bir
tarih ve zamansallık kavrayışı doğurmuştur. Tikkun’u
toplumsal ütopyayla birleştirerek, bu görüş mesiyanik geleneği hem
romantizmin ışığında yeniden yorumlar, hem de romantizme devrimci
bir gerilim yükler, böylece geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek
arasındaki ilişkiye dair yeni bir bakış oluşturur. Bu romantik-mesiyanik
tarih anlayışının yahut Löwy’nin özgün ifadesiyle tarihsel
mesiyanizmin en önemli başarılarından biri, 20. yüzyıl boyunca
mesiyanizm ile siyaseti birleştirmiş akımların kapıldığı iki
eğilimden kaçabilmiş olması: Devlete yönelik dini ve totaliter bir
tapınma ile üstün kurtarıcı kültü. Tarihsel mesiyanik bakışa sahip
olan düşürünler kesin bir devlet karşıtlığı içeren liberter
eğilimleri sayesinde bu hatalardan ilkine düşmemişlerdir; bu noktada
Lukacs ve Bloch’un belirli bir dönem boyunca stalinizme yaklaşmaları
önemli bir istisna oluşturmaktaysa da, bu onların liberter eğilimden
uzaklaşmaları ile orantılı olarak değerlendirilmelidir. Bunun yanı
sıra bu düşünürlerin metinlerinde Mesih’ten belirli bir birey olarak
hiç söz edilmez. Bunun ardında, oluşturdukları dünya görüşünde,
Aydınlanma’dan miras kalan kimi temel değerleri ve ilkeleri
katabilmiş olmaları yatar: Özgürlük, eşitlik, hoşgörü, hümanizm ve
akıl.
Fakat bu tarih kavrayışının asıl önemi ise, liberalizmden komünizme
tüm Batı düşüncesine iki yüzyıl boyunca damgasını vurmuş olan
ilerlemeci anlayışı sorgulamasında yatar. Bu paradigma, tümüyle
niceliksel bir zaman kavrayışına dayanarak, tarihin hareketini
bilimsel, teknolojik ve sınai gelişmenin oluşturduğu engellenemez
bir evrim olarak kavramaktadır. Böylece, iki dünya savaşı, Auschwitz
ve Hiroşima, doğanın yok edilişi ve Ernest Mandel’i Rosa
Lüksemburg’un formülünü “Ya sosyalizm ya insanlığın topyekûn yok
oluşu” şeklinde değiştirmeye iten, tüm insanlığın imhasına muktedir
nükleer tehdit gibi modernitenin 20. yüzyıldaki başlıca felaketleri,
tabii ki tercih edilmeyen fakat İlerleme’nin seyrindeki marjinal
hatalardan ibarettir. Tarihsel mesiyanizm ise bu anlayıştan bir
kopuş gerçekleştirerek, tarihsel zamanın niteliksel, evrimci olmayan
bir kavrayışını geliştirir. Löwy için, geleceğe giden yol içinde ilk
önce geçmişe uğramak gerektiği fikri –Benjamin’in “geçmişe atlayan
kaplan” alegorisindeki gibi–, çizgisel bir tarih anlayışını
darmadağın ederek prekapitalist toplumsal, kültürel veya dini
değerler adına modern sanayi uygarlığına eleştirel bir bakış sunar,
ve gelecek fikrini, sonsuz bir tekrardan ibaret bir yenilenme süreci
olmaktan kurtarıp, mevcut durumdan niteliksel ölçüde farklı bir
ütopik dünya olarak tahayyül eder. Aynı zamanda bu bakış mesiyanizmi,
tarihten dışlananların hayallerinin ve özlemlerinin bir ifadesi,
ütopyacı ve yıkıcı bir “ezilenlerin geleneği” olarak bünyesinde
katar.
Son olarak bu tarih kavrayışı, dünyayı yeniden büyüleme, organik
Gemeinschaft’ın ruhunu yeniden keşfetme, insan ile doğa
arasındaki yitirilmiş uyumu yeniden tesis etme ve mekanik bir
toplumsal yapı olan Zivilisation’un zıddı olarak tarif edilen
niteliksel bir değerler bütünü olan Kultur’u restore etme
perspektifinde mevcut toplumsal ve siyasi düzenin ve tüm baskıcı
sistemlerin devrimci bir altüst oluşla yok edilmesini öngörür.
Böylece geçmişe, geleceğin ütopyasının ışığında bakılır ve bugünkü
dünyanın gerçekliğinin doğurduğu arzular ve idealler bu iki zaman
boyutuna da yansıtılır.
Yeni bir antikapitalist duyarlılığın oluştuğu bu yüzyıl başında
romantizmin ve gönderme yaptığı kapitalizm öncesi toplumlara özgü
değerlerin yıkıcı potansiyelini devreye sokmak mühimdir. Bu yeni
mücadeleler çağında romantik tarih kavrayışı aynı zamanda geleceğe
güvenle değil, kuşkuyla bakmayı gerektirir. Sınırsız savaşlar,
nükleer silahlar konusunda uluslararası çaptaki gerilimler ve
ekolojik tehditler dünyayı hızla felakete doğru sürüklerken, tarihin
akışını parçalama sorumluluğunu hissedenler, Ernst Bloch’un 20.
yüzyıl deneyimleri konusunda “sosyalist tahayyülün eksik beslenmesi”
dediği hatayı tekrarlamamak için bu zengin hazneye başvurmak, ondan
esinlenmek durumundadır. Gerçekliğin rüyaları kıskanmayacağı bir
dünya için…
|
|