| |
Bu tartışma giderek daha fazla insanın
sahip olduğu iki güçlü duygudan kaynaklanıyor. Birincisi, kapitalizm
insanlığı bir felakete götürüyor. Kapitalist endüstriyel uygarlığın
büyük bir krizinin içindeyiz. Bu şimdilerde tanık olduğumuz borsa
krizinden çok daha büyük bir kriz. Biz alternatifler, radikal
alternatifler düşünmek zorundayız. İşte burada sosyalizm konusu
sahneye çıkıyor. 21. yüzyıl sosyalizm iki şey demek. Birincisi
sosyalizm bugün de geçerli olan bir şey. İkincisi, sosyalizmin 20.
yüzyıldaki hatalarından ders çıkarmalıyız. Her şey yanlış değildi;
sosyalist mücadelelerin 20. yüzyılda çok önemli düşünsel, kültürel
başarıları, kazanımları oldu. Ama büyük sorunlar da vardı. Sosyalizm
adına sosyal demokrasi, Stalinizm ve diğerleri tarafından çok önemli
suçlar işlendi.
Sorunlardan birisi de, 20. yüzyılda sosyalizmin hakim eğilimlerinin
çevre sorununu, doğayla kurulan ilişkileri, ekolojik sorunu ciddiye
almamasıydı. Bu yüzden 21. yüzyıl sosyalizm için düşünüp harekete
geçtiğimiz zaman bu, 21. yüzyıla dair sosyalist programın merkezi
ilkelerinden birisi olmalıdır. Çevre sorununu, insanlıkla doğa
arasındaki ilişki sorununu, ekoloji meselesini 21. yüzyıla yönelik
devrimci sosyalist programımızın merkezine koymalıyız.
Sizce Marksizm’de ekolojiye ilişkin bir nokta bulabilir miyiz?
Elbette. Marks’ın kendisi açısında ekoloji merkezi bir sorun
değildi. Çünkü onun yaşadığı dönemde, 19. yüzyılda, çevrenin
tahribatı bugünkü dereceye varmış değildi. Çok daha sınırlıydı. Ama
yine de bazı yazılarında, özellikle de Kapital’de, kapitalizmin
yalnızca işçilerin sağlığını değil, aynı zamanda doğanın, özellikle
de toprağın sağlığını da tahrip ettiği önsezisini bulabilirsiniz.
Marx Kapital’de, ABD’deki kapitalist tarımdan bahsederken, ABD’deki
kapitalist tarımda ortaya çıkan her ilerlemenin, aynı zamanda
doğanın, toprağın, toprağın verimliliğindeki tahribata da bir
ilerleme olduğunu söyler. Bunun çok ilginç olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Marx çevrenin tahribatını bir sorun olarak ele alıyor ve
ilerleme konusundaki bu diyalektik bakış açısını ortaya koyuyor.
Kapitalist ilerleme yıkıcı niteliktedir. Yıkıcı ilerleme kavramı
diyalektik bir kavramdır ve kapitalizmin mantığı ile uyumludur.
Kapitalizm gelişmedir, üretici güçleri görülmemiş ölçülerde
geliştirir. Ama bu gelişme aynı zamanda insanların hayatını ve aynı
zamanda çevreyi tahrip eder.
Marks ve Engels bu fikri geliştirmediler. Ama bu fikir yazılarında
görünmektedir. Sonra, 20. yüzyıl boyunca kimi Marksist düşünürleri
görüyoruz. 19. yüzyıl sonlarında zaten William Morris mevcut. Sonra
20. yüzyıl boyunca Ernst Bloch, Walter Benjamin gibi kimseler,
sosyalizmin insanların insanlar tarafından sömürülmesini
engellemekle, ama aynı zamanda da, doğanın da kapitalizm tarafından
vahşice sömürülmesinin üstesinden gelmekle ilgili bir şey olduğu
fikrini geliştirmeye başladılar. Böylece bu fikir heterodoks
nitelikteki Marksist yazarlar tarafından geliştirilmeye başlandı.
Bunlar Marksizm içinde hakim eğilimler değillerdi ama bu fikirleri
geliştirmeye başlamışlardı. 20. yüzyılın son çeyreğinde de,
Marksizm’in temel fikirleri ile ekolojinin temel bilimsel ve politik
katkılarını bir araya getirmeye çalışan ve kendine eko-sosyalizm
diyen bu yeni akımı görüyorsunuz.
Sizin “İsyan ve Melankoli” gibi kitaplarınızı okudum.
Marks’tan kimi örnekler vermişsiniz. Buna Marksizm’in romantik yanı
diyebilir miyiz?
İki unsur olduğunu düşünüyorum. Evet, Marks’taki romantik an,
geçmişin bazı öğelerine göndermede bulunarak kapitalist uygarlığa
yönelttiği bir eleştiridir. Romantizm, kapitalizm öncesi geçmişin
kimi değerlerinden bakılmak suretiyle burjuva uygarlığına yöneltilen
bir eleştiridir. Bunu Marks ve Engels’te de bulabilirsiniz. İlkel
komünizme göndermede bulunurlarken, ilkel toplumu insanlar ve
kadınlarla erkekler arasında eşitliğin bulunduğu ve insanla doğa
arasında uyumlu bir ilişkinin mevcut olduğu bir toplum olarak
tanımlarlar. Bazı insani niteliklere ve doğayla kurulan ilişkilerin
uygarlık tarafından yok edildiği Kuzey Amerika’daki kabilelerden,
Iroqua’lardan, ilkel toplumun bu ilişkilerinden söz ederler.
Elbette Marks’ın romantizmi devrimci bir romantizmdir. Bir başka
romantizm daha vardır ki o da muhafazakar ya da gericidir ve geçmişe
dönmek ister. Elbette ki Marks ve Engels gerici romantizme
inanmamışlardır. Geçmişin bu unsurlarını gelecek için tasavvur
etmişlerdir. Burada geçmişin ilkel komünizmi ile geleceğin modern
komünizmi arasında bir bağlantı vardır. Ama elbette modern sosyalizm
ve komünizm geçmişin ilkel komünizminden farklı olacaktır. Modern
toplumun insani değerler, ilerleme, demokrasi vs. bütün fetihlerini
de diyalektik olarak içerecektir.
Yine de Marks ve Engels’deki bu romantik öğenin doğa ile kurulan bu
farklı türden ilişki fikrini içerdiğini düşünüyorum. Ama bu onlar
tarafından geliştirilmemiştir. Şurada burada ortaya çıktığını
görürsünüz, bazı anlarda mevcuttur ama bunlar daha sonra diğer
Marksistler tarafından geliştirilecektir.
Kapitalizmin yarattığı bu metabolik uçurum, sizin de
söylediğiniz gibi Marx’ın döneminden bu yana giderek derinleşiyor.
Sınıf mücadelesi açısından da değerlendirdiğimizde 19. yy ile bugün
arasında ciddi farklar var. Bugün küçük mülk sahipleri dünya çapında
büyük bir proleterleştirme süreci yaşıyorlar ve Hindistan’da Latin
Amerika’ya halkın, yoksul köylülüğün mücadelelerine şahit oluyoruz.
Metabolik uçurum büyürken, sıradan emekçilerin gündelik yaşam
koşulları ile ihtiyaçları arasındaki uçurum da büyüyor. Yalnızca
teoride değil pratikte de, sınıf mücadelesinin emekçilerin somut
anlamda hayatta kalması ile insanlığın hayatta kalması ihtiyacını
bütünleştirmesinin geçen yüzyıla göre daha fazla mümkün olduğunu
düşünüyor musunuz?
Evet. Küresel kapitalizmin, neo-liberalizmin mantığının, geleneksel
köylü cemaatleri, yerli cemaatleri ve doğal çevre açısından son
derece yıkıcı olduğu noktasında haklısın. Bu yıkım sürecinin, bu
zalim ve şiddetli yıkımın hızlanması sosyal, halkçı ve ekolojik
mücadelelerin yakınlaşmasını ve bir araya gelmesini olanaklı kıldı.
Bu otomatik olarak gerçekleşen bir şey değil. Bazı deneyimleri,
politik tartışmaları gerektiriyor. Ama bunun oluşmakta olduğunu
görebiliyorsunuz. Özellikle köylü hareketlerinin nasıl ekolojik
sorunlarla giderek daha fazla ilgilendiğini görüyorsunuz. Belki her
zaman ekoloji terimini kullanmıyorlar. Ama aslında kendi yaşam
tarzlarını savunmak için mücadele ediyorlar ve bu yaşam tarzı da
doğaya saygılı bir yaşam tarzı. Kendi cemaatlerini ya da köylü
tarımını agro-sanayiye, çokuluslu şirketlere, petrol şirketlerine
vs. karşı koruma mücadelesi, aynı zamanda hem köylü toplumlarının
hayatta kalma mücadelesi hem de çevresel kapitalist yıkıma karşı bir
mücadele. İşte bu çok önemli, mücadelelerin bir araya gelmesi
olasılığını yaratan bir durum.
Bazı köylü hareketlerini biliyorum, kendim de Brezilya kökenli
olduğum için özellikle Brezilya’daki köylü hareketlerini daha iyi
biliyorum. Örneğin Brizalya’daki Topraksızlar Hareketi, Via
Campesina hareketi gibi. Bunlar giderek ekolojik açıdan daha da
bilinçli bir hale geliyorlar. Giderek köylülerin hayatta kalma
mücadelesi, köylü tarımı mücadelesi ile ekoloji sorunlarını giderek
daha fazla birleştiriyorlar. Bunlar elbette tartışmasız olmadı, buna
direnenler oldu, bazıları hayır, bu başka bir sorundur dediler.
Ancak bu bilincin giderek geliştiğini görüyorsunuz.
Aynı zamanda bazı ekoloji eylemcileri de yoksul, işçi, köylü
mücadeleleriyle bağlar kurmadıkça ekoloji sorunlarının gündeme
getirilemeyeceğinin bilincine vardılar. Bunlar bir araya geliyor;
tabii her zaman değil, otomatik biçimde değil. Hala başka bir alemde
yaşayan ve toplumsal mücadeleleri reddeden ekolojistler var.
Gerçekten ekolojik bir bilinci olmayan toplumsal hareketler de var.
Böyle bir sorun var. Ama bir araya geliş başlamış durumda. Ben bu
bir araya geliş sürecinde, küresel adalet hareketinin, Dünya Sosyal
Forumu etrafındaki hareketin, DTÖ karşıtı gösterilerin, karşı
zirvelerin, bütün bu hareketlerin yardımı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bu gösterilerde, bu forumlarda soysal hareketlerden, köylü
hareketlerinden ve ekoloji hareketinden insanlar ilk kez bir araya
geldi. Tartıştılar ve birbirlerinden öğrendiler. Yani bence bu
hareket toplumsal ve ekolojik bilincin eşzamanlı olarak yükselmesine
önemli katkıda bulundu.
Ayrıca bu hareketler içindeki bazı insanlar da bu mücadelenin son
tahlilde kapitalizme karşı bir mücadele olduğunu anlıyorlar. Sorunun
ya da yıkıcı olanın şu ya da bu hükümet ya da özel olarak bazı
çokuluslu şirketler olmadığını, yıkıcı olanın sistemin bütünü
olduğunu anladılar. Bu radikal bir bilincin gelişimi anlamına
geliyor. Radikal olmak demek, radikal sözcüğü köklere inen kişi
demektir. Köylü hareketindeki, ekoloji hareketindeki bu insanlar bu
radikal anlayışa sahip olmaya başladılar. Sorunun kökeni kapitalist
sistemdir. İşçilerin, köylülerin, yoksul halkın toplumsal
sorunlarına çözüm bulmak istiyorsanız; giderek daha da yakıcı hale
gelen ekoloji sorununa çözüm bulmak istiyorsanız, sorunun köküne
inmeli, kapitalist sisteme meydan okumalısınız. Ekolojik sosyalizmin
temel önermesi de budur.
Zaten bu onların sorunu öyle değil mi? Örneğin, Brezilya’da ya
da diğer ülkelerde sanayileşmiş tarıma karşı hayatta kalabilmeleri
için organik tarım yapmaları gerekiyor. Bunu çok iyi anlıyorlar.
Köylü hareketinin bir başka yönü daha olduğunu da biliyoruz, dinle
ve Özgürlük Teolojisi’yle yakın bağlara sahipler. Sizce bu
bağlantıyı nasıl kuruyorlar, Özgürlük Teolojisi özellikle Güney
Amerika’daki gelişmelerde nasıl bir rol oynuyor?
Aslında Özgürlük Teolojisi, ya da bundan daha geniş bir tanım olan
Özgürlükçü Hıristiyanlık mevcut. Bu teolojiyi, kilise taban
örgütlenmelerini, kilise topraklarını vs, bütün bu ağın hepsini
içeriyor. Bu hareket kapitalizmin kötülükleri ve yoksulları
örgütleme ihtiyacı konusunda bilinçlenen koca bir eylemciler
kuşağının gelişimine katkıda bulundu. Bunlar Özgürlük
Teolojisi’ndeki, Özgürlükçü Hıristiyanlıktaki temel başlıklardır.
Kapitalizm ahlaki ve toplumsal anlamda kötü, yıkıcı bir sistemdir.
İnsanlar da mücadele etmek için örgütlenmelidirler. Bunlar
geliştirilen temel fikirlerdi. Kilise taban örgütlenmelerinde,
kiliseye ait topraklarda, bütün bu örgütlenmelerde, ilerici
piskoposların desteğiyle çok sayıda eylemci örgütlendi. Özellikle de
Brezilya’da. Yüz binlerce insan bu fikirler ve bu pratik içinde
eğitildiler. Özgürlük Teolojisi’nin temel fikri yoksulların kendi
kurtuluşlarının öznesi haline gelmesidir. Çünkü Kilise geleneksel
olarak “yoksullara yardım etmeliyiz” demiştir. Yani hayır işi,
yoksullara acınır ve sadaka verilir, hayır yapılır.
Özgürlük Teolojisi ise yeni bir fikir ileri sürdü. Bu fikir
yoksulların kendi kendilerine yardım etmek zorunda olduklarıdır.
Yoksullar örgütlenmeli ve kendi kendilerini kurtarmak için mücadele
etmelidirler. Elbette bu Marksizm’in eski bir düşüncesidir. Yani
burada Marksizm’le bir yakınlaşma var. Böylece Özgürlük Teologları
yoksulların öz örgütlenmesini teşvik ettiler. Özellikle de
köylülerin. Brezilya’da olan şey bu. Toprağın dini otoritesi
köylüleri örgütlemeye, onları eğitmeye, hareketleri örgütlemeye
başladı, onlara örgütlenmeniz gerekiyor demeye çalıştı. Köylüler de
günün birinde evet örgütlenmemiz gerekiyor demeye başladılar ve
Topraksız İşçiler Hareketini kurdular. Ve hareket kiliseden bağımsız
bir nitelikte oldu, özerk bir hareket oldu. Kilisedeki bazıları
bundan çok mutlu olmadılar ama kabul ettiler. Çünkü istedikleri şey
de buydu, insanların örgütlenmeleriydi. MST özerk bir hareket haline
geldi, dini olmayan bir harekettir, Hıristiyan bir hareket değildir,
herkese açıktır. Ama hareketteki pek çok eylemcinin kültürünün,
toplumsal kültürünün kökenleri Özgürlük Teolojisi’ne uzanır.
Bu aralar Türkiye’de de bu konuda çok canlı bir tartışma
yaşanıyor. Kimileri siyasal İslam’ın Özgürlük Teolojisi gibi
yorumlanabileceğini savunuyorlar. Sizce yoksulların özne olması
noktasından bakarak bu ikisi nasıl kıyaslanabilir; İslam içinde de
bu tür ileri eğilimler bulabilmek mümkün müdür?
Genel olarak İslam ve özel olarak da politik İslam konularında çok
az şey bildiğimi söylemeliyim. Çok fazla şey söyleyemem. Ama bana
öyle geliyor ki Özgürlük Teolojisi’ndeki gerçekten en önemli
şeylerden biri, Hıristiyanlığın kimi fikirleri ile Marksist
sosyalist hareketinin kimi fikirlerini birleştirebilmiş olmalarıdır.
Bu ütopik, radikal ve özgürleştirici eğilimin gelişmesine olanak
sağlayan da bu hareket olmuştur. Politik İslam’da böyle bir şey var
mı bilmiyorum. Ama Müslüman bir Özgürlük Teolojisi formüle etmeye
çalışan bazı insanları biliyorum; örneğin Sudan’lı Şeyh Taha gibi.
Fransızcaya çevrilmiş olan Özgürlük Teolojisine benzer bazı
yazılarını okudum. Ama Sudan otoriteleri tarafından asılarak
öldürüldü. Takipçilerinin, bu fikri devam ettirmek için hayatını
riske atan kimselerin kurduğu bir okul var mı, bilmiyorum.
“İslam’ın İkinci Mesajı isimli kitabı şu günlerde zaten
Türkçe’ye çevriliyor”… Köylü hareketlerindeki yakınlaşmadan
bahsettiniz. Diğer yanda kente bakarsak, genel olarak sınıfsal ve
toplumsal mücadelelere, eko-sosyalizmin temel odak noktası olan
üretim sistemini toplumsal ihtiyaçlar uyarınca yeniden yapılandırma
vurgusu arasında benzer bir yakınlaşma söz konusu mu? Çünkü
bugünlerde pek çok toplumsal hareketin de dar anlamda işyeri
merkezli sorunlardan çok parasız eğitim, parasız sağlık, barınma,
ulaşım, su vs. gibi gündemler üzerinden ilerlediğini görüyoruz.
Örneğin su mücadeleleri son derece önemli. Eko-sosyalizm günümüz
hareketlerinin bu gerçek yönüyle nasıl ilişkilendirilebilir?
Biliyorsunuz su sorunu çok önemli. Leonardo Boff, Özgürlük
Teolojisi’nden arkadaşınız kendisi, birlikte MST yürüyüşüne
katıldık. Daha sonra sadece su sorunu hakkında konuştu ve dedi ki,
su asla satılamaz. Neo-liberalizm çok iyi bir öğretmen, öyle değil
mi?
Kesinlikle. Su sorunu çok çok önemli. Çünkü su giderek daha kıt ve
kirletilmiş hale geliyor. İnsanlar bu içtiklerinde ve musluklarını
açtıklarında bu sorunu yaşıyorlar. Kapitalizmin hayatın temel
kaynaklarından birini, suyu tehdit ettiğine dair giderek büyüyen bir
kavrayış var. Kentlerde su dağıtımının kamulaştırılması talebi
çevresinde gelişmeye başlayan hareketler var. Örneğin Fransa’da,
yerel yönetimin suyu özel işletmelere satıldı. Ki bu da fiyatları
yükseltti ve suyun kalitesini düşürdü. İkisi aynı anda oldu.
Dolayısıyla giderek daha fazla insan su dağıtımının yeniden
kamulaştırılması için mücadeleye katılma ihtiyacı duyuyor. Bu, şu
anda gerçek bir sorun. Fransa’da şimdi yerel seçimlere gidiliyor ve
tartışma konusu olan sorunlardan biri de bu. Su dağıtımı özel
şirketlerin elinde mi kalacak, yoksa yeniden bir kamu hizmeti mi
olacak. Benzeri başka konular da var.
Su konusunda ayrıca kapitalist tarımın suyun fantastik biçimlerde
israf ettiği gerçeği var. Suyu her zaman halka yönelik olmayan
ürünler için, sınai ihtiyaçlar için kullanıyor. Dolayısıyla tarım
modelini değiştirmeye, daha biyolojik yoğunluklu hale getirmeye
yönelik mücadeleler de var. Yani su gerçekten de politik bir sorun;
ekolojik ve toplumsal sorunları birleştiriyor.
Bir başka örnek ise ulaşım. Biliyoruz ki, özel araçlar ve kamyonlar
sera etkisi yaratan gazlarının temel kaynağını oluşturuyorlar.
Bunlar da iklim değişikliği ve küresel ısınmanın baş sorumluları.
Bunun değişmesi gerektiğini biliyoruz. Ama bunu insanlara
kamusal/toplu taşıma araçları sunmadan, kamyonların yerine
demiryollarını koymadan değiştiremezsiniz. Bu nedenle kamyonları ve
özel araçları sınırlandırma mücadelesi mevcut. Bu aynı zamanda kamu
taşımacılığı ağını da geliştirilme mücadelesi. Aynı zamanda ücretsiz
toplu taşıma mücadelesi. Bu bazı yerlerde, kentlerde, Brezilya’da da
mevcut. Doğa ile dost taşımacılık ve parasız ulaşım konusu etrafında
bazı hareketler örgütleniyor, Brezilya’da birçok insan bu hizmetten
yaralanamıyor çünkü çok pahalı. Bunun önemli bir konu olduğunu
düşünüyorum. Çünkü aynı anda hem toplumsal hem de ekolojik bir
nitelik taşıyor. Ayrıca bu kapitalistlerin kabul etmeyeceği bir
fikir. Onlar açısından parasız taşıma kabul edilemez bir şeydir. Bu
yüzden yaygın, gelişmiş bir ağa dayalı kamusal ve parasız
taşımacılık için bir mücadele başlatmak, insanları bütün bir
kapitalist sistemle karşı karşıya getirmek demektir.
Geçen haftalarda Arundhati Roy ile yaptığımız söyleşide,
geçtiğimiz iki yıl boyunca yaşanan mücadeleler içinde, direnişin
küreselleşmesi gerektiği noktasından direnişin yerelleştirilmesi
noktasına geldiğini söyledi. Yerel ve biraz dağınık olan bu
mücadelelerin çok önemli olduğunu dile getirdi. Bütün dünyada süren
bu görünürde yerel ve dağınık mücadeleler konusunda ne
düşünüyorsunuz
Elbette bütün mücadeleler yerel ve somut konulardan başlar.
Köylülerin bir bölgedeki, bir alandaki, kentteki somut mücadeleleri
olmadan hiçbir şey olmaz. Bu mücadelelerden bazıları birden bire
küresel bir önem kazanırlar. Bir örnek vereyim. Amazon bölgesindeki
köylülerin ve yerli topluluklarının, ağaçları kesmek isteyen
çokuluslu şirketlere karşı ormanları savunmak için bir mücadelesi
vardı. Bu hareketin lideri Brezilya’da çok tanınan birisi: Chico
Mendes. O da Özgülük Teolojisi’nden gelen bir sosyalist. Önce,
ağaçlardan özsuyu toplayarak yaşayan köylüleri örgütledi. Sonra
yerli cemaatlerini örgütledi ve ormanda yaşayan halkın bir
ittifakını kurdu. Ormanları çokuluslulara, latifundia sahiplerine ve
toprak sahiplerine karşı savunmak için. Çok da başarılı oldu,
öylesine başarılı oldu ki toprak sahipleri onu lanetlediler. Ama bu
hareket dünya çapında etki yarattı. Birleşmiş Milletler’den de bu
mücadelesi nedeniyle bir ödül kazandı. Amazon ormanlarını koruma
mücadelesi küresel bir insanlık çıkarıdır. Çünkü insanlık Amazon
ormanları olmadan yaşayamaz. Dolayısıyla, bu yerel hareketlerden
bazıları birdenbire küresel bir önem kazanırlar. Diğer hareketler
ise sadece yerel niteliktedir, ancak bu hareketleri yürütenler neo-liberalizme
karşı mücadele ve alternatif bir yaşam biçimi gibi genel konularla
nasıl bağ kurulabileceğini biliyorlarsa, bu küresel hareketin bir
parçası haline gelebilirler.
Bir başka örnek vermek gerekirse, Zapatista hareketi var.
Meksika’nın Chiapas eyaletindeki yerli cemaatlerinin yerel bir
hareketi idi. Çok yerel. Ama birden bir dünya meselesi haline geldi.
Ayaklanmadan iki yıl sonra dünya çapında öyle popüler bir hale
geldiler ki, 1996’da insanlık için ve neo-liberalizme karşı bir
uluslar arası konferans örgütlediler. Bunun da galaksiler arası bir
konferansa dönüşeceğini ifade ettiler. Diğer galaksilerden
eylemcileri de çağıracaklarını söylediler. Yani yerel bir hareket
işte böyle küreselleşiyor. Yerel ve küresel arasında bir diyalektik
var. Yerel kökleri olmayan ama küresel düşünen bir hareket tasavvur
edemeyiz. O, stratosferde, bulutların üzerinde dolaşan bir hareket
olur; bulutumsu bir hareket olur, yerel köklere ihtiyacımız var.
Daha genel konuları görmezlikten gelen yerel hareketler de çok
sınırlı kalırlar. Küreselin yerelden başlayarak geliştiği ve yerelin
küresel bir boyut kazanarak geliştiği bu diyalektik ilişkiyi, bu
köprüleri kurmalıyız. Gelecekteki hareketler açısından temel meydan
okumalardan biri de bu diyalektik, bu boyuttur.
Evet yerel mücadelelerin neo-liberal piyasa ekonomisiyle, bir
dönem emperyalizmden kurtulmuş olan ülkelerin yeniden
sömürgeleştirilmesiyle, yeni sömürgeleştirilmesiyle bağ kurmaları
sorunu önemli. Önemli vurgularınızdan bir tanesi de gerçek insan
ihtiyaçlarıyla ilişkisi olmayan üretim yapısının ve üretim aygıtının
gerçek insan ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasıyla ilgili.
İsyan ve Melankoli’de, piyasa despotizmi ile kökten dincilik ve
milliyetçilik dışında bir yol bulmamız gerektiğini ve
bulabileceğimizi söylüyorsunuz. Bu, Türkiye’de çok yakıcı bir konu.
Piyasa ekonomisinin tüm bu basınçları kimi kökten dinci, milliyetçi
eğilimler yaratıyor. Bütün bu gericilikler karşısında politik
aygıtların ve üretim aygıtlarının insanlığın geleceği için yeniden
yapılandırılmasını nasıl tahayyül edebiliriz?
Neo-liberal küreselleşmeye karşı dini direniş ilerici de olabilir.
Gerici olmak zorunda değil. Latin Amerika’da bunun örneği var.
Burma’da da öyle; birkaç ay önce Budistler fiyatları yükselten bir
neo-liberal politikaya karşı sokaklara çıktı. Muhtemelen başka
dinlerde aynı şey vardır. Dolayısıyla neo-liberalizme ve kapitalizme
karşı dini mücadele hem ilerici olabilir, hem de gerici. Bu,
hareketlerin içinde geliştikleri bağlama ve kültürlerine bağlı
olarak değişir. Ve milliyetçi hareketler; emperyalist hakimiyete
karşı gelişen ulusal kurtuluş hareketler ilerici, demokratik bir
karaktere sahip olabilirler ya da baskıcı, gerici, şoven, yabancı
düşmanı hareketler olabilirler. Bunları birbirlerinden ayırmamız
gerekir. Ama her ne olursa olsun, tüm yıkıcı karakteriyle kapitalist
neo-liberal küreselleşmeye karşı bir alternatif düşündüğümüzde,
küresel alternatifler, evrensel insani alternatifler üzerine
düşünmeliyiz. Bence küresel adalet hareketinin ruhu da tam olarak
budur: Başka bir dünya mümkün fikridir. Dolayısıyla kapitalist
küreselleşmenin alternatifi sadece şu ya da bu ülkenin bağımsızlığı,
kurtarılması olamaz. Küresel ölçekte düşünmeliyiz: Bir başka dünya
mümkündür.
Bu “Başka bir dünya mümkün” fikri ise kapitalizmin ötesine
geçilmesini gerektirir. Yalnızca kapitalist özel mülkiyete değil,
kapitalizmin bütün üretim ve tüketim sistemine meydan okumalı, onu
eleştirmeliyiz. Çünkü sürdürülebilir değildir. Kaçınılmaz olarak
çevrenin tahribatına yol açmaktadır. Bu nedenle yenilenebilir enerji
gibi konuları öne çıkarmalıyız; kapitalistlerce görmezlikten gelinen
rüzgarı, güneşi öne çıkarmalıyız. Çünkü kapitalizm her zaman fosil
enerjiye dayalı olmuştur. Karbon, kömür ve sonra da petrol. Güneş
enerjisi meselesi çok önemlidir. Üretici güçlerin devrimci bir
dönüşümünün parçasıdır. Öyleyse toplumun ve ekonominin radikal
değişiminden söz ettiğimizde, yalnızca mülkiyet ilişkilerini ele
almıyoruz. Bu elbette gereklidir ama aynı zamanda kapitalizm
tarafından yıkıcı bir biçimde kullanılan üretici güçlerin, üretim
araçlarının yapısının tümünü ele alıyoruz. Yeni üretme yolları, yeni
enerji kaynakları, tamamen farklı bir üretim aygıtı yapısı tahayyül
etmeliyiz.
Yani tek bir ülkede yönetimi ele geçirip yönetelim demek
yeterli değil, öyle değil mi?
O zaman son soru. Son kitabınız ve daha önceki bir kitabınız Che
Guevara ile ilgiliydi. Sanırım Che’nin sizin düşünceleriniz
açısından önemli bir yeri var. Onun için devrimci hümanizm tanımını
kullanıyorsunuz. 20. yy devrimci hareketlerinin genel düşüncesinde
ve devrimci Marksist düşüncede Che Guevara’nın yerini nasıl
değerlendiriyorsunuz? Che’den bugüne kalan miras nedir, bu devrimci
hümanizmin günümüzün toplumsal ve politik hareketlerine katkıları
neler olabilir?
Che Guevara’nın bugün son derece canlı olduğunu düşünüyorum. 20. yy
sosyalizm ve komünizminde toplumsal hareketler içinde, küresel
adalet hareketi içinde, gençlik arasında çok popüler olan birkaç
figürden biriydi. Bunun nedeni nedir? Che Guevara neden günümüz
hareketleri açısından bu kadar geçerlidir? Birkaç nedeni olduğunu
düşünüyorum. Birincisi Che Guevara bir radikalliği temsil
etmektedir. Çok radikal bir zihin durumudur, emperyalizme ve
kapitalist sisteme karşı son derece radikal, tavizsiz bir reddiye
tutumudur. Bu Che Guevara’nın düşüncesinde ve eyleminde, pratiğinde
çok önemli bir şeydir. Emperyalizme karşı, kapitalist sisteme karşı
ölümüne savaştı. Sistem karşısındaki tek alternatifin de sosyalist
alternatif olduğunu biliyordu. Bu yüzden son belgesinde şöyle
demiştir; “Yapılacak başka bir devrim yoktur, devrim ya sosyalisttir
ya da bir karikatürdür.” Bu radikallik, emperyalizmle, kapitalizme
savaşırkenki bu radikal tutum bugün son derece anlamlıdır.
Kullandığı temel yöntemler tartışılabilir, silahlı mücadele mi
olacak, olmayacak mı, barışçıl mı olacak vs. Temel sorun bu
değildir. Temel sorun sisteme karşı savaşma gereğidir.
Uzlaşmamaktır, sisteme taviz vermemektir.
İkincisi, Guevara’daki bugüne ilişkin ikinci anlamlı öğe,
hümanizmidir. Sosyalizm, devrim insanın kurtuluşu içindir. Bireyin
sömürüden, tahakkümden, yabancılaşmadan kurtuluşu içindir. Marks’ın
eseri, Kapital hümanist bir kitaptır. Çünkü insanların kurtuluşundan
bahsetmektedir. Ayrıca politik ufkunun insanlığın tamamını kapsaması
anlamında da hümanistti. Meşhur sözü vardır, “devrimci, insanlığın
kurtuluş bayrağı bir yerlerde yükseldikçe mutlu olan ve insanlar bir
yerlerde öldürüldüğünde ya da saldırıya uğradığında mutsuz olan
kişidir.” Bu enternasyonalist ufka sahipti. Bu insani,
enternasyonalist bakış açısına sahipti. Bu bakış bugün çok önemli.
Bizim bugün bu evrensel, hümanist, enternasyonalist perspektife
ihtiyacımız var. Yoksa farklı farklı ülkelerimiz, yerelliklerimiz
içinde sıkışır kalırız. Bu geniş, enternasyonalist bakışa
ihtiyacımız var. Guevara 20. yy’da bunun en güçlü temsilcilerinden
biridir. Ve bu da bugün açısından anlamlıdır.
Walter Benjamin ile Che arasında bir bağlantı kurmak istersek.
Benjamin’in “tarih meleği var”, Che’nin sol vicdan açısından temsil
ettiği ile Benjamin arasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz?
Ben Che ile Walter Benjamin arasındaki ilişkiyi Benjamin’in şu
fikrinden yola çıkarak şöyle kurabilirim. Walter Benjamin ezilen
sınıfın kendini özgürleştirme mücadelesinin gıdasını geçmişin
yenilgilerinden aldığını söyler. Yani katledilen, yenilen,
öldürülen, şehit edilen atalarımızdan aldığını. Bu örneğin Latin
Amerika’da son derece geçerli olan bir durumdur. Sandinista
hareketinin kökleri Sandino’nun mücadelesine dayanır. El
Salvador’da, 1920’lerde öldürülen Farabundo Marti, Farabundo Marti
Cephesine hayat verdi. Küba’da aynı şey Jose Marti için geçerli.
Meksika’da Zapata var. Elbette Tupacamaro var. Bütün kıta içinse Che
Guevera var. Yani Che, Che’nin ölümü, fedakarlığı, emperyalistler
tarafından öldürülmesi, katledilmesi, onu Latin Amerika’daki tüm
mücadeleler için bir ilham kaynağına dönüştürdü. Walter Benjamin’in
de elbette Guevera bağlamının dışında anladığı şey budur. Onun
anladığı şey eğer insanlar mücadele edeceklerse, bunun önemli
kaynaklarından birisinin geçmişte bu mücadele için öldürülenler
olacağıdır.
|
|