| |
 |
Hepimiz hastayız ! 'Subtopia', iktidar
biçiminin bedenlerde, modern iktidar biçimlerinin ise ruh ve vicdanların
üzerinde gezindiğini hatırlatıyor.
Müge İPLİKÇİ 06/10/2006
tarihinde
Radikal Gazetesinde çıkan yazı.
Subtopia, geçen yıl Avustralya'daki bağımsız bir yayınevi olan Vulgar
Press tarafından yayımlanmıştı. Hemen ardından başka bağımsız bir yayınevi,
Versus tarafından Algan Sezgintüredi'nin çevirisiyle Türkiye'de yayımlandı.
İngilizcedeki suburbia (banliyö) ve utopia (ütopya) kavramlarının hicvi
birleşmesinden doğan bu sözcük, kentleşmenin betonlaşma ve betonlaşmayla
oluşagelen yeni-farklı bir söylemini de içinde barındırıyor. Bu farklılığın
bir boyutu, Subtopia'nın Avustralyalı yazarı Andrew McCann'ın da belirttiği
gibi kentlilik dokusunun insana vaat ettiklerini yerine getirememesinden
doğar. Üstelik sadece kentin ve merkezin suçu değildir bu. Banliyöler için
de aynı kandırmaca geçerlidir. Kısaca vaat edilen mutluluğun mekânsal
karşılığı hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır. |
|
| |
Liberal yalanlar
McCann'in kitabını okurken klasik iktidar biçiminin bedenlerde, modern
iktidar biçimlerinin ise ruh ve vicdanların üzerinde gezindiğini
hatırlıyorsunuz. Bu anlamda Subtopia, modernin ruhları yok sayagelmiş
varlığının da çarpıcı bir eleştirisini sunuyor. Bunu da, ulusal
alegorilerden bunalıp köşelere savrulmuş 'X Kuşağı'nın dramını temel alıp,
gelenekselliğini kırsal öykülere tıkıştırmaya çabalayan Avustralya
edebiyatını ters köşeye yatırarak yapıyor. Gecikmiş modernitesini kırlar,
yeşillik ve muazzam doğa masalıyla örtmeye çalışan Avustralya kurgusuna,
olanaksızlığını bilse bile radikal bir deneyim silsilesiyle kafa tutmayı
planlıyor McCann. Kendine mekânsal olarak New York, Melbourne ve Berlin
kentlerini seçiyor ve bu kentlerin sisler içersinde kalakalmış rehavete
davetiye çıkaran banliyölerinde geziniyor. Bu gezintide ona eşlik edenlerse
az çok tahmin edebileceğiniz şeyler: leş, et, asbest, melanomalar (kanserli
benler), atalet duygusu, placebo, ensest...
Bu yüzden kitapta, "Çocukluk mitlerini sonsuza dek yaşamak isteyen, asla
büyümeyen, fanteziler içinde kaybolmuş insanlarla dolu modern banliyölerin
özü" olabilecek bir dünyanın yapışkan gücünden kurtulamayacağını düşünen
Julian'ın karşımıza çıkması tesadüf değil. Kuşağına özgü çaresizliğini,
toplumsal değişimin bilediği yaralar ve bu yaralara yaftaladığı liberal
yalanlar ve 'kitsch' bir romantizmle bertaraf etmesi beklenen Julian,
kendinden umulanı yapmıyor. Martin gibi yolda tökezlemekten başka bir şey
yapmayan, kendinin şizofren alter-egosu olabilecek bir karakterle hayata
takılmaya devam ediyor. Julian ve Martin'in Melbourne'den Avrupa'ya
yaptıkları yolculukta bir Avrupa kenti olarak Berlin'in seçilmesinde yatan
neden, hiç kuşku yok ki bu kentin geçmişindeki radikal tutum ve politik
karşı koyuş pratiği. Kitap boyunca peşimizi bırakmayan Ulrike Meinhof-Andreas
Baader ikilisinin 'canlı' hayaletlerinin bu pratiği besleyen en önemli
kaynak olduğuna emin oluyoruz sonunda. Ama bu geçmişi günümüze taşımak
mümkün olmuyor pek; Berlin'in üzerinde gezinen hayaletler bizi bir vaatler
dünyasına taşımaktan çok, pis bir dikişle birleştirilmiş bir kent bedeni,
anarşik bir sefalet, depresyonla yoğrulmuş bir boşluk hissi ve negatif bir
ütopyayla burun buruna getiriyor.
Satırların Avustralyalı -ya da yeryüzüne ait her hangi birini- küresel,
kozmopolit bir kimliğe davet ettiği, ulusalcılık fikrini ise kapı dışarı
etmekte hiç duraksamadığı Subtopia'nın 60'lı ve 70'li yıllara savaş, duvar,
gizlilik ve psikoz krizi olarak baktığını ve bunun ana tema olduğunu
savunmak mümkün. Aslında bir seçenek daha var: Subtopia'nın ana fikrini,
kitaptaki en etkileyici bölüm olan Ingrid'in öyküsünde, bu şizofren kadının,
1990'lı yılları tanımlamada kullandığı cümleyle özetleyebiliriz: "Hepimiz
hastayız."
|
|