Anasayfa  I  Hakkımızda  I  İletişim         

 
  Kitaplar
 
  Yayına Hazırlanan
  Kitaplar
 
  Okuma Odası
  Yazarlar
  Çevirmenler

 

 

Tarihin İlk Feminist Ütopyaları

Sultana’nın Rüyası ve Padmarag

Versus Kitap, Şubat  2007

Yasemin TEMİZARABACI YILDIRMAZ

Versus yayınları tarafından yayınlanan Tarihin İlk Feminist Ütopyaları Sultana’nın Rüyası ve Padmarag, töre cinayetine kurban giden Güldünya’ya armağan edilmiş…

 
 

Yıllar boyunca ütopya Batı’ya ve erkeklere özgü bir yazın türü olarak kabul edildi. Ütopya deyince Platon ve Thomas Moore’un adı ve onların kapalı, durağan, çatık kaşlı dünyaları aklımıza geldi. Charles Fourier, William Morris, H.G. Wells, Aldous Huxley, George Orwell gibi yazarlarla ütopya anlayışının değiştiği, çeşitlendiği, kapalılık ve baskıcılıktan uzaklaştığı ya da karşı ütopya gibi yeni bir türü de kapsayacak şekilde geliştiği kabul edilebilse bile yine de Batılı ve erkekti ütopya. Özellikle 1970’lerden sonra feminist kadın yazarlar arka arkaya çeşitli, renkli, dinamik ütopyalar yazmaya başladılar ve bu dönemde hızlanan feminist araştırmalarla daha önce de, 1700’lerin sonlarından itibaren kadınların ütopik metinler yazdıkları, bu alanda var oldukları “keşfedildi”. Ancak ülkemizde yakın zamana kadar Avrupamerkezci ve ataerkil bakış açısıyla yapılmış olan çalışmalar nedeniyle Doğu ülkelerindeki ütopyalar hele bu ülkelerdeki kadın ütopyaları hiç bilinmedi. Şimdi ise bu konudaki ezberimizi bozacak bir kitapla karşı karşıyayız. Güney Asya’nın önemli feminist isimlerinden olan Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in Türkiye’de ilk kez yayınlanan iki feminist ütopyası, Sultana’nın Rüyası ve Pagmarag, yirminci yüzyılın başında bir Doğu ülkesinde, bir kadın tarafından yazılmış olan ütopya örnekleriyle ilk kez karşılaşma fırsatını veriyor bize. 

İki Feminist Ütopya: Sultana’nın Rüyası ve Padmarag

Rokeya’nın, erkeklerin eve kapatıldığı, kadınlarınsa siyasette, bilimde, sanatta, “dışarıda” yer aldığı bir Kadınlar Ülkesi’ni, kendi tanımlamasıyla “günahtan ve kötülükten arınmış bir yer”i anlattığı kısa, satirik ütopyası Sultana’nın Rüyası ilk kez 1905 yılında The Indian Ladies’ Magazine’de İngilizce olarak yayınlandı. Klasik ütopya modeline uygun olarak bir rüya yolculuğuyla, aniden başka bir dünyaya giden, bir rehber eşliğinde bu dünyayı gezerek, oranın siyasal, toplumsal, ekonomik özellikleri hakkında bilgi edinen ve yine geldiği gibi aniden kendi zamanına/dünyasına dönen bir kahramanın ağzından anlatılan bir ütopya Sultana’nın Rüyası. Ancak klasik bir ütopyanın aksine bu dünyada yönetici, bilim insanı, sanatçı olan erkekler değil kadınlar. Sultana rehberi olan ve kendisinin Rahibe Sara olarak adlandırdığı bir başka kadınla, bir rüya halinde ansızın geldiği Kadınlar Ülkesi’ni dolaşarak onu tanımaya çalışmaktadır. Daha önce içinde yer aldığı toplumsal değerlerin ve doğruluğuna, değişmezliğine inandığı birçok şeyin değişmiş olduğu bu yeni dünyada Sultana rehberine sürekli sorular sormakta ve itiraz etmektedir. Ama “doğamız gereği zayıf olduğumuz için haremin dışına çıkmamız hiç de güvenli değil”, ama “erkekler kadınlardan daha güçlü oldukları için başka yolu yok”, ama “erkeklerin beyinleri bile kadınlarınkinden daha büyük ve ağır, değil mi?”, ama…ama… Rahibe Sara ise Sultana’nın ve onunla birlikte okuyucunun, kadınlar, erkekler ve toplumsal kabuller konusundaki tüm bu “ama”larına verdiği cevapları ve karşı sorularıyla mevcut olanı sorgulamalarını sağlar. Kadının kurtuluşunun ancak “beyin yoluyla”, bilimsel çalışmalarla gerçekleşebileceğini söyleyerek çok ayrıntılı olmasa da bir yol gösteren Sultana’nın Rüyası bu özelliğiyle Rokeya’nın hayatında kadının eğitimine verdiği önem ve bunun için verdiği mücadelenin de bir yansıması gibidir.

Temel olarak kadının hareme kapatılmasını eleştirdiği ve aslında kadının değil, her türlü kötülüğü yapabilme gücüne sahip olan ve yapan erkeklerin “kapatılmaları” gerektiğini iddia ettiği bu kısa ütopyada Rokeya adeta muzipçe gülümsüyor bizlere. Eşinin de “korkunç bir intikam” olarak yorumladığı Sultana’nın Rüyası’nda Rokeya varolanı tersine çevirerek yarattığı yabancılaşma duygusuyla mevcut toplumsal uygulamaların yanlışlığını gösteriyor, okuyucuyu sarsarak bir zihniyet değişimi yaratmaya çalışıyor. “3 şey kötüdür: Erkek için darda kalmak, boğa için gebelik ve kadın için ortalıkta gezinmek” denen bir çağda ve toplumda, bütün kadınların ve sadece kadınların “ortalıkta gezindiği” bir ülke düşlüyor Rokeya. Sultana’nın Rüyası barışın, güzelliğin, doğruluk ve sevginin hüküm süreceği, suçun, hastalıkların, pisliğin yok olduğu bir dünyayı anlatan ve bu dünyanın da ancak “kadın tarzı” hâkim olduğunda, ataerkil baskı ve yasaklar ortadan kalktığında mümkün olabileceğini iddia eden bir kadın ütopyası.

Padmarag ise alıştığımız türde bir ütopya sunmuyor bize. Romanda anlatılan Tarini Bhavan, ne kralının karayla bağlantısını kesip adaya dönüştürdüğü bir ülke, ne her biri birbirinden aşılmaz duvarlarla çevrili bir kent, ne başka bir gezegen, ne de sulara gömülüp yitirilmiş bir şehir. Tarini Bhavan “burada” ve “şu anda” varolan bir kadınlar okulu. Bu dünyada gidecek kimsesi olmayan dul bir kadının, akrabaları olmayan öksüz bir kızın, kocasının uyguladığı şiddete dayanamayarak evini terk eden bir kadının, yaşlı, yoksul ya da çalışamayacak durumda olan hasta bir kadının gidebileceği tek yer, eğer orada yaşanacaksa “cennetin bile vazgeçilebilir bir yer olacağını” düşündüren bir yeryüzü cenneti.

Rokeya ilk olarak 1924 yılında yayınlanmış olan, hem otobiyografik hem de ütopik özellikler taşıyan romanı Padmarag’da, kimsesiz bir kız olan Siddika’nın sığındığı, bir okul, bir hastane ve kimsesizler evi olan Tarini Bhavan çevresinde, bir yandan karmaşık bir aşk hikayesi -Yakut ile Elmas’ın hikayesini- anlatmakta, bir yandan da dönemin Hindistan ve İngiliz toplumlarındaki ataerkil uygulamaları eleştirmektedir. Romanda “medeniyetten yoksun, zincirli kölelerin toprağı” olarak anılan Hindistan’da olduğu kadar, “medeni olduğunu iddia eden, zehirli ve kokuşmuş” olarak anılan İngiltere’de de hangi ırk, din ya da sınıftan olursa olsun bütün kadınların nasıl baskı, şiddet ve aşağılamalara maruz kaldığını gösteriyor Rokeya. Rafiya’nın, Sakina’nın, Usha’nın, Saudamini’nin ve Helen’in öykülerinde tanık oluyoruz kadınların acılı yaşamlarına. “Toplumun kanayan yaraları için bir tedavi yok mu?” sorusuna ise Rokeya, Saudamini’nin ağzından şöyle cevap veriyor:

“Var elbette! Tarini Bhavan’daki Hastalar ve İhtiyacı Olanlar için Ev bir çözüm. Bütün terkedilmiş, ihmal edilmiş, yardıma muhtaç, fakir, baskı altındaki kadınlar, hepiniz gelin. İşte o zaman topluma karşı savaş açabiliriz. Ve Tarini Bhavan kalemiz olup korur bizi.”

Bir büyük aşk öyküsü, çokça toplumsal eleştiri, bir miktar ütopya, iç içe hikâyeler, şiirler hatta tiyatrovari diyaloglardan oluşan bu romanda kadınların “kız kardeşlik” bağı içinde yaşadıkları bir ütopya kalesi Tarini Bhavan. Romanın kahramanlarından Latif’e “dünyada cennet diye bir yer varsa, o da burası” diye düşündüren ve kendisinin Tarini Bahavan’ın kız kardeşi olma şansından mahrum olduğu için hayıflanmasına neden olan bir kale.

Yakut’la Elmas’ın hikâyesi ise alıştığımız türden bir aşk hikâyesi değildir ve Yakut’un seçimi de alıştığımız, beklediğimiz seçimler gibi olmaz. Yakut, evliliğin bir kadının tek seçeneği olmadığını topluma göstermeyi, kadınların daha iyi bir hayata sahip olmaları, uyanmaları için, harem geleneğinin sona ermesi için çalışmayı, geleceğin özgür düşünceli kadınlarına örnek olmayı seçer. Kadınları mücadeleye davet eden bu yaklaşımıyla Padmarag, klasik ütopyalardan ayrılmakta ve yıllar sonra Batı’nın feminist ütopyalarında gördüğümüz bir bilinç oluşturma çabasını göstermektedir. Rokeya, kadınların sorunlarını yalnız göstermekle kalmayıp Marge Piercy, Margaret Atwood gibi tanınmış feminist ütopya yazarlarının da yaptığı gibi kadınları geleceği değiştirmek için eyleme geçmeye, mücadele etmeye çağırmaktadır.

Günümüzden bakıldığında Begum Rokeya’nın bu iki feminist ütopyasının, yazıldığı dönem ve toplum içinde değerlendirildiğinde ne kadar eleştirel ve devrimci olduğu görülür. Bu kitap, Bangladeş’te Müslüman kadınlar için bir simge haline gelen, döneminde hangi ırktan, hangi din, mezhep ya da sınıftan olursa olsun bütün kadınların ataerkil sistem içinde maruz kaldığı eşitsizlikleri göstermeye, hayatını kadınların bilinçlenmesini, güçlenmesini, özgürleşmesini sağlamaya adayan kız kardeşimiz Rokeya’ya bir merhaba niteliğinde.

 
 

Caferağa Mh. Albay Faik Sözdener Sk. Benson İş Merkezi 21/2 Kadıköy İSTANBUL

Tel: +90 216 418 27 02  Faks: +90 216 414 34 42  E-posta: versuskitap@versuskitap.com