Anasayfa  I  Hakkımızda  I  İletişim         

 
  Kitaplar
 
  Yayına Hazırlanan
  Kitaplar
 
  Okuma Odası
  Yazarlar
  Çevirmenler

 

  Simone de Beauvoir’ı yabanda gezdirmek  
 

Ülkemizde ne yazık ki ve gayet iyi niyetli bir tahminle orta halli bir tiyatro salonunun koltuklarını anca dolduracak ciddi edebiyat meraklılarından veya Simone de Beauvoir’ı, cıcığına kadar bilen türde hayranlarından ya da gene iyimser bir tahminle, bir avuç dolusunu aşabilecek, izlediği filmin veya dinlediği şarkının derinlerini merak edip araştıranlardan değilseniz, büyük olasılıkla Nelson Algren adı size yabancıdır. Ama dert etmeyin ve utanmayın; etmeyin, çünkü hiçbir esere, reklâmı gözüne iyice sokulmadan kapik vermemek üzere düzenlenmiş, bilginin ve hizmetin, gerekli-gereksiz ayrımı yapılmadan üzerimize bardaktan, hayır, kovalardan boşanırcasına yağdırıldığı bir zamanda, üç sayfa kâğıt parçası okumuşların en azından kulak aşinası oldukları dokunulmazlar seviyesinde duranlar dışındakilere ulaşmanın ciddi emek, hatta ne emeği, resmen cüret istediği bir zamanda yaşıyoruz. Yani, bencileyin hayıflananlardan değilseniz, hatta öyleyseniz bile dert edecek veya utanacak bir şey yok: Nelson Algren’i, lanet sosyo-politik geçmişinden dolayı ülkesiyle beraber ne yazık ki tukaka ettiğimiz Amerikan edebiyatının bu pek önemli yazarını tanımamak, örneğin Shakespeare’i veya Dostoyevski’yi tanımamak denli acı değil… mi acaba? İşin orası elbet, hem de morarana dek tartışmaya açık.

Ama işi bilen için acı anlaşılan. Öyle olmalı çünkü Salman Rushdie, geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Kurt Vonnegut’ı ziyaret ettiği gün ilk iş, Algren’le tanışmak için yanıp tutuştuğunu söylemiş. Sonrasını Vonnegut’ın, Algren’in başyapıtı sayılan ‘Altın Kollu Adam’ın 2005’te yapılan yeni baskısı için hazırladığı sunuş yazısından öğrenebiliriz:

“(…) Hint asıllı İngiliz romancı Salman Rushdie, 9 Mayıs 1981’de bizi ziyaretinde, mükemmel romanı ‘Gece Yarısı Çocukları’ (Metis, 2000) için yazılan en zekice eleştiriyi yazan adamla, hayran olduğu Nelson Algren’le tanışmak istediğini söyledi. Ben de ona Algren’i tanıdığımı, hem karımın defalarca resmini çektiğini, hem de 1965’te ben 43, o 56 yaşında ve ikimiz de topu atmışken Iowa Üniversitesi’ndeki Yazarlık Atölyesinde öğretmenlik yaptığımızı söyledim. Sahiden şanslısın, dedim; çünkü Nelson birkaç mil kuzeyde, Steinbeck’in son günlerini geçirdiği Sag Koyu’nda oturuyordu ve işe bak, bu akşamüzeri bir kokteyl partisi veriyordu. Arayıp, yanımızda Salman Rushdie’yi getireceğimizi bildirecektim ve Jill, ikisinin beraber resimlerini çekecekti.

Partinin, Algren’in hayatı boyunca verdiği tek parti olacağını düşünmüştüm; çünkü ne kadar şöhrete ulaşırsa ulaşsın, hep garibanlar arasında garibanlığı, yalnızlığı yeğlemişti. Şimdi de yalnız yaşıyordu; Iowa’da bir karısı vardı ya, evlilikleri pek ömürlü çıkmamıştı. Okumaya, yazmaya ve kumara tutkusu, evli erkeklerin üstlenmesi gereken görevlere fazla zaman bırakmıyordu.

Rushdie’ye, Algren’in onca eserinden, özellikle de başrolünü Sinatra’nın oynadığı ve epey para getiren başyapıtı Altın Kollu Adam’ın sinema haklarından doğru dürüst para kazanamamaktan dolayı biraz bozuk çaldığını anlattım. Filmden beş kuruş alamamıştı.

(…) Öğlen yemeğinden sonra telefon açtım. Telefonu açan adam, “Sag Körfezi polisi,” dedi.

“Özür dilerim,” dedim, “yanlış çevirdim herhalde.”

“Kimi aramıştınız?” dedi adam.

“Nelson Algren,” dedim.

“Numara doğru,” dedi adam, “ama Bay Algren öldü.”

O sabah kalp krizi geçirmişti Algren. 72 yaşındaydı.”

Algren’i artık şahsen tanıyamayacağımıza göre, hoş, yaşasaydı nasıl tanışabilirdik zaten, geriye eserleriyle tanışmak kalıyor. Hem böylesi beylik bir cümleyi hak etmeyecek kadar önemli bir yazarı başka nasıl tanıyabiliriz? Belki pek moda olduğu, hatta İngiliz dilinde yer bile ettiği için reklâma girecek derdine düşmeden adını zikredebileceğimiz Google’a bakmak işe yarayabilir. Bu yazıya vesile kitabı okuduktan sonra, hemen her tembel çağdaşımın izleyeceği yolu tutup öyle yaptım ben de. Şimdi sözü, internetten derleme bilgilere bırakıp azıcık kenara çekiliyorum:

Nelson Algren

28 Mayıs 1909 Detroit doğumlu ünlü yazar Nelson Algren Abraham, üç yaşındayken ailesiyle birlikte taşındığı Chicago’nun, işçilerin yaşadığı göçmen mahallelerinde büyümüştür. Babası, Yahudiliği seçmiş bir İsveçlinin oğlu, annesi ise bir Alman Yahudisi’dir. Eğitimini devlet okullarında gördükten sonra Illinois Üniversitesi’ne girerek Büyük Buhran’da, 1931 yılında gazetecilik diploması almıştır.

İlk hikâyesini, Teksas’ta bir benzin istasyonunda çalışırken 1933’te yazmıştır. Daha sonra bir daktilo çalarken yakalanan Algren, beş ay hapis yatmıştır. Bu süre içinde gördükleri üzerinde derin etkiler bırakmış ve bu etkiler tüm eserlerinde kendini göstermiştir.

İlk romanı Somebody in Boots 1935’te, ikinci romanı Never Come Morning ise 1942’de yayınlanmıştır.

Algren, II. Dünya Savaşı’nda er olarak Avrupa’da savaşmıştır. Üniversite diplomasına rağmen, siyasi görüşleri nedeniyle subaylığa alınmamıştır. Daha sonraları, içeriği açıklanmamakla beraber, FBI’da Algren hakkında beş yüz sayfalık bir dosya bulunduğu bildirilmiştir.

Ayyaşların, kadın satıcılarının, fahişelerin, garabetlerin, bağımlıların, para için dövüşenlerin, yozlaşmış politikacıların ve sokak çetelerinin dünyasını yazan Algren, ‘Altın Kollu Adam’ adlı romanıyla 1950 Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanmıştır.

Zamanında yazılarını, kenti küçük düşürdüğü gerekçesiyle yayınlamayı reddeden Chicago Tribune gazetesi, halen her yıl kısa öykü dalında, 5.000 dolarlık Nelson Algren ödülü vermektedir.

İyi de, böyle kuru kuru…

Olmuyor tabii. Peki, nasıl anlatmalı Algren’i? Şunu yapmış, bunu yazmışın para etmediği devirdeyiz, değil mi? Sıkıyor bir yerde, canım. E, o zaman işin, o çirkin melezlemeyle söylendiği gibi, ‘magazinsel’ kısmına bakalım. Belki işe yarar:

Örneğin, Simone de Beauvoir, günümüzün pek popüler figürlerinden biri olsaydı, Goncourt ödüllü ünlü romanı ‘Mandarinler’de tasvir ettiği ve romanı adadığı Algren de feci tanınır, muhtemelen bizim gazetelerin eklerinde illa yer ayırdıkları dünya sosyetesi haberlerinde kendine yer bulurdu. Bulurdu, çünkü Algren, biseksüel de Beauvoir’a hayatının ilk orgazmını tattıran erkekti. Modern feminizmin kurucusu, de Gaulle’ün 1947 seçimlerindeki zaferi sonrası, ‘Kocam’ diye hitap ettiği Algren’e şunları yazmış: “Artık siyasetle ilgilenmek istemiyorum. Tanrı bana, seni sevebileceğim ve senin tarafından sevilebileceğim birkaç yıl daha versin, yeter.”

Büyük Sartre’ın büyük hayat arkadaşını kendine âşık etmesini geçelim, bir şekilde herkesin tanıdığı Hemingway’ın, elindeki ‘Altın Kollu Adam’ nüshasının iç kapağına ‘Tamam, evlât: Dostoyevski’yi aştın,’ yazmasını da geçelim ve hazır hızı alıp geçmeye başlamışken Algren’in 1950’lerle beraber başlayan komünizm korkusuna ve ardından McCarthy’nin başı çektiği meşhur ‘cadı avı’na karşı gayet sivri çıkışlarını takip eden ‘komünist parti sempatizanı’ yaftasının yapıştırılıverişini, FBI’daki meşhur dosyası ve 1953’te ülke dışına çıkışının yasaklanmasını, devrinin en meşhur yazarı olmasına rağmen yayıncısı Doubleday’in McCarthy’ye saldırdığı kitabını reddedişini, elindeki üç beş kuruşu kumarda tüketişini, de Beauvoir’a mektubunda ‘Evlilik ve para tarafından tutsak edildim’ diye anlattığı mutsuz evliliği ve parasızlığını, yazılarını ‘Amerika mahkûmu’ diye imzalamasını ve sonunda para derdi için kabul ettiği ilk romanını tekrar, bu sefer ucuz-baskı için elden geçirmesi teklifini kabul etmesi ama kitabın sonunda bambaşka bir şeye dönüşmesi yüzünden yayınevinin verdiği 8.000 dolar avansı geri istemesini, bu arada ‘Kim Novak’ın sunumuyla Amerika’yla savaşım’ diye tarif ettiği filme ilgili Hollywood’dan yediği kazığı da geçelim.

Geçelim, çünkü tüketiciyiz; yapabiliriz. Bir insanın şu ve bununla dolu yaşamını iki satırda geçebiliriz. Tamam, geçelim; oturup ah vah çekecek halimiz yok ama bir yerde, burada duralım. Duralım, çünkü durmak gerek; durmak gerek, çünkü sıra üstadın çok daha sonraları, son demlerine yakın ‘En iyi romanım’ dediği ‘Yabanda Gezinti’ye geldi.

Yaban dediğin ne ola?

Algren kitabını içinde kalan son umut kırıntılarıyla, yitik ülkesine, vatanseverliğini unutup ona hain damgası vurmuş ülkesine hâlâ söyleyecek sözü kaldığına, Amerika’nın hâlâ kitap yazmaya değer bir yer olduğuna dair kalan son inanç kırıntılarıyla yazar.

‘Yabanda Gezinti’de Algren, bir keresinde “Beyaz olmayan bir beyazın ülkesi nedir?” diye sorduğu sorunun yanıtını verir. Yarattığı Amerika, vahşi bir orman, yabandır. Ve Algren okuru, kitabının kahramanı, on yedi yaşındaki cahil, işsiz, saf ve kanındaki İrlanda ateşiyle belaya gözü kapalı dalmaya hazır Dove Linkhorn’la beraber, şaşaalı 1920’leri geride bırakıp o şaşaanın bedelini 1930’ların Büyük Buhran dönemiyle ödemeye başlamış ve kendi vatandaşına her an daha fazla ‘Yaban’laşan Amerika’da kısa bir yürüyüşe çıkarır.

Büyük Buhran denen şey de, öyle böyle değil; ha, nedir, eski filmlerde azıcık ucundan falan, görmüşlüğümüz vardır muhtemelen. Milyonlarca insan aç kalmış, evsiz kalmış, işsiz kalmış, tükenmiş; millet birbirini yemeye başlamış; ahlâk sükût etmiş, falan ve filan. Biliyoruz, kardeşim. Hem, adamlar dünyanın, af buyurun, canına okuyor; bir de oturup üzülecek miyiz yani, değil mi? Ayrıca acıları, çileleri, insanı insanlığından soğutan pek çok şeyi; ayyaşları, kadın satıcılarını, uyuşturucu bağımlılarını, fahişeleri, sahtekârları, kader kurbanlarını, üç kuruş uğruna anasını satmak zorunda kalanları, toplumun tepesine akbaba gibi çöküp leşini yiyenleri, yozlaşmış kurumları, çökmüş yasaları, suçluları, hep kaybedenleri, hatta suç işlerken bile kaybedenleri pek çok eserde okuduk, izledik, dinledik ve hâlâ pek çoğuyla her gün, televizyonda, gazetede, daha şanssızsak evde, işte, yolda karşılaşmıyor muyuz? E, ne yapalım yani Algren’in romanı o gün Amerika’nın yüzüne tokat gibi çarptıysa? Ne yapalım adam, tıpkı Çehov gibi, yazarın yeri suçlananın yanıdır diye düşünmüşse? Ne yapalım aldığı korkunç eleştirilerin hemen ardından kitabın satışları baş aşağı gittiyse? Ne, sanki Algren dedikleri yüzünden toplumdan dışlanan ilk sanatçı mı yani? Hem, ne yapalım dili imgelerle, okuru kışkırtan bilmecelerle doluysa? Ne yapalım gerçekleri bütün acımasızlığıyla anlatıyorsa? Ne yapalım zırcahil kahramanımızın karşılaştığı şeyleri anlayamaması ve tepkilerini ona göre vermesindeki acı güldürüye? Ne yapalım zaman atlamalı anlatım numarasıyla okuru da aynı kahramanı gibi şaşkın şabalak bırakıyorsa? Hem, Algren’in, örneğin genç kahramanımız, sapık kocasından kaçmasından sonra on yıldır eline erkek eli değmemiş, alev alev yanan etini koyu Hıristiyanlıkla dağlaya dağlaya bunalmış Terasina Vidavarri’yi daha elini sürerken orgazma ulaştırması ve sonrasında hissettiği yalan zafer duygusunu anlatırken aslında Simone de Beauvoir’dan, haliyle Sartre’dan bahsettiğini bilmenin neyimize faydası var? Ya da Algren’in o saf, cahil ve gözü kara ve beyazların ülkesinde beyaz olamayan çocukta kendini, karşılaştıklarını, yaşadığı Amerika’yı anlattığını bilsek ne olacak? O-ho, böylesini çok gördük kardeşim! Tamam, iyi; bu kitap acayip etki bırakmış, hatta Lou Reed bundan şarkı yapmış, pek de meşhur olmuş, iyi, aferin. Tamam, iyi, onlar da acıları çekmiş; hâlâ, başka şekillerde çekiyor ama acıysa, herkes çekiyor, değil mi? ‘Vahşi kapitalizm’, ırkçılık, cahillik, yalanlar, küçük hesaplar, dertler, pislik, hep pislik, falan; geç güzelim, geç. Hep biliyoruz biz. Bilmek de az, bıktık artık; na, bak, yaka silkiyoruz.

E, peki, madem bıktık, madem yaka silkiyoruz, madem bize artık safi eğlence gerek, ne diye okuyalım ‘Yabanda Gezinti’yi? Tamam, okuma zevki diye bir şey var ama bir yere kadar yani. Ne demeye birazcık komik ama çokça acıklı bir kitap daha okuyalım?

Nasıl? Amerika’da 1920’lerde yaşanan refah dolu, vur patlasın-çal oynasınlı dönemin, gümrük ve diğer yüksek vergilerin aşırı yükseltilmesi ve diğer yasalarla gelişen sürecin üretime boş verilip kafadan borsada kâğıt oynatmaya varan, sonu dehşetengiz bir krize varan ekonomik yükselişin, yozlaşmanın ve falan ve filanın ülkemizde bugün yaşananlara dehşetengiz benzerliği mi dediniz? Nasıl yani, ‘Yabanda Gezinti’ kendi geleceğimize dair bir takım ipuçları mı veriyor? Ne? Türkiye’nin o ‘yabana’ hızla ilerlediğini mi… Yok canım, daha neler.

 
 

Caferağa Mh. Albay Faik Sözdener Sk. Benson İş Merkezi 21/2 Kadıköy İSTANBUL

Tel: +90 216 418 27 02  Faks: +90 216 414 34 42  E-posta: versuskitap@versuskitap.com